Speech by High Representative/Vice-President Federica Mogherini at the plenary session of the European Parliament on the US recognition of the Golan Heights as Israeli territory and the possible annexation of the West Bank settlements

Federica Mogherini’nin, Avrupa Parlamentosu’nun genel oturumunda, Amerika Birleşik Devletleri’nin, İsrail’in, Golan Tepeleri üzerindeki egemenliğini tanıması ve Batı Şeria’daki yerleşimlerin İsrail’e ilhakı olasılığı hakkındaki konuşması

17.04.2019 Çar - 08:38

Strazburg, 16/04/2019 - 19:28

Avrupa Birliği Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikasından sorumlu Yüksek Temsilcisi ve Avrupa Konseyi Başkan Yardımcısı Federica Mogherini’nin, Avrupa Parlamentosu’nun genel oturumunda, Amerika Birleşik Devletleri’nin, İsrail’in, Golan Tepeleri üzerindeki egemenliğini tanıması ve Batı Şeria’daki yerleşimlerin İsrail’e ilhakı olasılığı hakkındaki konuşması


Teşekkür ederim, Sayın Başkan,

Bugünkü görüşmede, kökenleri 1967’deki savaşa dayanmakla birlikte birbirlerinden farklı iki ayrı sorunu ele alıyoruz. Bunlardan biri, Amerika Birleşik Devletleri Yönetimi’nin İsrail’in, Golan Tepeleri üzerindeki egemenliğini tanıması, diğeri ise İsrail hükümetinin, Batı Şeria’daki yerleşimci politikalarıdır.

Bu nedenle, bu iki sorunu bu görüşme sırasında ayrı ayrı ele almak isterim. İlk olarak, Amerika Birleşik Devletleri’nin İsrail’in Golan Tepeleri üzerindeki egemenliğini tanımasını ele alacağım. Geçmişte ve yakın zamanda pek çok kereler tekrar etmiş ve vurgulamış olduğum üzere, Avrupa Birliği’nin bu konudaki tutumu son derece basit ve nettir. Avrupa Birliği, uluslararası hukuk ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 242 ve 497 sayılı kararları doğrultusunda, İsrail’in Haziran 1967’den beri işgal etmekte olduğu bölgeler üzerindeki egemenliğini tanımamaktadır. Aynı durum, Golan Tepeleri için de geçerlidir.

27 Mart’ta, üye 28 Ülke adına yayınladığım bir bildiriyle de, Avrupa Birliği’nin, Golan Tepeleri’nin statüsü hakkındaki tutumuna açıklıkla ortaya koymuştum. Tutumumuz her zaman bu yönde olmuştur ve değişmemiştir.

Buna paralel olarak, halihazırda Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde yer alan AB üyesi beş ülkenin, ki bu ülkeler Birleşik Krallık, Fransa, Almanya, Belçika ve Polonya’dır, aynı tutumu New York’ta yayınladıkları bir ortak bildirgeyle de ifade etmişlerdir. Dolayısıyla, bizler, Avrupa Birliği’nden ve Üye Ülkelerinden daima tek ses olmalarını talep ederiz. Bunun bir kere daha etkin şekilde gerçekleştirildiğini gördüğümüzü belirtmek isterim. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde yer alan beş Üye Ülkeye teşekkür etmek isterim çünkü koordineli şekilde tutum almaları, alınan ortak tutumu ortak basın bültenleri yayınlayarak açıklamaları, Avrupa Konseyi’ndeki Avrupa Birliği Üye Ülkelerin Güvenlik Konseyi’ndeki tutumlarını koordine edebilmek için benimle toplantı yapmaları da dahil olmak üzere, bu çalışmaların daha sıklıkla yapıldığını görüyoruz. Bunun, Avrupalılar olarak, içinden geçtiğimiz şu dönemde, çok taraflılık ve kurallara dayanan uluslararası düzeni destekleme sorumluluğumuzu yerine getirmenin gereği olduğunu düşünüyorum.

Bugünkü gündem maddelerimize geri dönersek, ele almamız gereken ikinci konu İsrail hükümetinin yerleşimci politikalarıdır. Henüz kurulmamış bir hükümetin gelecekte geliştirmesi muhtemel politikalar üzerine yorum yapmayacağım.

Son birkaç aydaki gözlemlerimize dayanarak, İsrail’in, yerleşim yerleri inşa etmeye devam ettiğini söyleyebilirim. İsrail makamları, sadece geçen hafta içinde, 4.600’den fazla yeni konut inşa edilmesine onay verdi. Açıklamanın hemen ardından yayımladığımız demeçte, bütün bu yerleşim faaliyetlerini uluslararası hukuka aykırı olarak nitelendirdiğimizi ve bu yerleşimlerin iki devletli çözümün hayata geçirilmesine zarar vereceğini yineledik.

Aslında, iki devletli çözüm sadece zayıflamakla kalmıyor. Parça parça ortadan kaldırılıyor.

Avrupa Birliği olarak, ortak tutum alarak, iki devletli çözümü terk etmenin, sadece Kutsal Topraklarda değil aynı zamanda son yıllarda kriz üstüne kriz yaşayan Ortadoğu coğrafyasının genelinde daha büyük kaoslara yol açacağını açıklıkla söylememizin önemli olduğunu düşünüyorum. İsrail ve Filistin’deki şiddetin tırmanmaya devam etmesi, işlerin kontrolden çıkmasına neden olarak, bugün hiç olmadığı kadar istikrarsız olan Ortadoğu bölgesinde trajik sonuçlar doğurabilir.

İki devletli çözümün ve bu çözüm uyarınca bir Filistin Devleti’nin kurulmasının, son yıllarda çalkantılı bir dönemden geçen bölgede, tüm Arap dünyası kamuoyu için ne kadar önemli olduğundan bahsetmeye gerek yok.

Bu nedenle birinci görevimiz, iki devletli çözüm perspektifini ve barışa yönelik yeni müzakere olasılığını canlı tutmaktır.

Gerçekçi ve başarılı olabilmek için, İsrail ve Filistin için gelecek planları çizmeye, üzerinde uluslararası uzlaşma sağlanmış parametreler oluşturarak ve bunları tanıyarak başlamalıyız. Bunlar, tarafların mutabık kalacakları toprak takasları ile birlikte 1967 savaşı öncesi sınırlara geri dönülmesi ve Kudüs’ün iki devletin gelecekteki başkenti olarak statüsüdür. Avrupa Birliği’nin bu parametrelerin kabulü konusunda ortak bir tavır benimsemiştir ve uzun yıllardır bu konuda çok net bir tutum sergilemiştir ve sergilemeye de devam edecektir.

Avrupa Birliği, 1967 savaşı öncesinde geçerli sınırlarda yapılacak değişiklikleri, Kudüs’ün statüsü de dahil olmak üzere, sadece tarafların mutabık kalmaları halinde tanıyacaktır.

Bu, ilkeli bir tutum olmakla birlikte, aynı zamanda sahadaki durumun gerçekçi bir değerlendirmesidir. İki devletli çözüm, İsrail’in güvenliği başta olmak üzere, barışın olduğu kadar güvenliğin de tesisi için hayati önem taşımaktadır ve İsrail ve Filistin’deki demokrasi için de vazgeçilmezdir. Hem İsrailliler hem de Filistinliler için gerçek anlamda sürdürülebilir bir ekonomik büyümeyi güvence altına almak için zorunludur.

Ve eklememe izin verin, hatta daha da önemlisi, komşu ülkelerden başlamak üzere tüm bölgenin barışı, güvenliği ve ekonomik gelişimi açısından hayati önem taşımaktadır.

Eğer bu konuda ilerleme olmazsa, durum daha da kötüye gidecektir. Bütün bu yıllar boyunca ve içinden geçtiğimiz zor zamanlarda karşılaştığımız gerçek budur. Bu bakış açısını canlı tutmak, bölgenin barışına, istikrarına ve güvenliğine yapabileceğimiz en cesur ve en verimli katkı ve en iyi hizmet olacaktır.

Arap paydaşlarımızdan başlayarak adil, kalıcı ve sürdürülebilir bir barış için işbirliği yapmaya hazır bütün paydaşlarımızla beraber, önümüzdeki aylarda Avrupa Birliği olarak bu yöndeki çabalarımızı sürdürmeye devam edeceğiz. Son birkaç ay içinde, Arap Birliği ülkelerinin liderleriyle, ilk kez Mısır’da düzenlenen Arap Birliği – Avrupa Birliği Zirvesi’nde ve art arda üç defa olmak üzere, birkaç hafta önce de katıldığım son Arap Birliği Zirvesi’nde görüşme fırsatı bulduğumu söylemek isterim. 

Ve Avrupa Birliği’nin iki devletli çözüm ve ayrıca Golan Tepeleri konusundaki bu tutumunun, görüşmelerin belki de en temel unsurlarından biri olduğunu ve her iki taraf için de sorunlu olan bu bölgede, içinden geçtiğimiz zor süreçte, Avrupalıları ve Arapları bir araya getiren temel unsurlardan biri olduğunu söyleyebilirim. Sonuç olarak, Akdeniz’de güvenlik ve barışın tesisi için son derece önemli olan bu özel sorun üzerinde Arap Birliği ülkelerinin liderleriyle birlikte çalışmaya devam etmek için sabırsızlanıyorum.

Teşekkür ederim.

Videoya erişim linki: https://audiovisual.ec.europa.eu/en/video/I-171607

 

Kapanış sözleri

Daha önce bu parlamentoda birkaç kez söylediklerimi net bir şekilde tekrar ifade edeyim. Avrupa Birliği, gerek İsrail’i ve İsraillileri gerekse Filistinlileri ve Filistin Otoritesi’ni paydaşları ve dostları olarak görmektedir. Ayrıca Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Amerikalı dostlarımızı da paydaşlarımız ve dostlarımız olarak görmeye devam etmekteyiz.

Bu, tutumumuzun ve politikalarımızın başka yerlerde belirlendiği anlamına gelmez. Tutumumuzu, Avrupa bölgesinin de dahil olduğu bölgedeki barış ve istikrarın yararına olduğuna inanarak oluşturduğumuz kanaatin temelinde ve uluslararası ilkeler ve uluslararası hukuk çerçevesinde belirleriz. Bu değişmez.

Net bir şekilde ve birlik olarak tekrar teyit etmek isterim ki, tutumumuz, bu süre zarfında tutumunu değiştiren muhataplarımıza veya paydaşlarımıza düşmanca davranmakta olduğumuz anlamına gelmemektedir. Kendimizden emin bir şekilde, “Güçlü olan haklıdır” prensibine dayanan bir dış politika anlayışı benimsemenin iyi bir şey olmadığına daima inandık ve inanmaya devam ediyoruz anlamına gelir. Birilerinin Avrupa’da, Ortadoğu’da veya dünyanın başka bir yerinde, askeri güç kullanarak sınırları değiştirebilecekleri fikri tehlikeli bir fikirdir.

Ve işte tam da bu nedenle, Golan Tepeleri konusundaki tutumumuz çok nettir, çünkü uluslararası kurallar, uluslararası hukuk ve uluslararası standartların savunulması gerektiğine ve bu ilkenin çok tutarlı ve uyumlu bir şekilde korunmasının herkesin yararına olduğuna inanıyoruz. Sadece Ortadoğu’daki durumu değil fakat Avrupa veya başka bölgelerdeki durumu da göz önüne alırsak, uluslararası hukuk şunun altını çok net bir şekilde çizmektedir ki sınırlar askeri güçle değiştirilemez. Ve Avrupa Birliği, güçlü bir şekilde ve birlik olarak bu ilkenin arkasında durmaya devam edecektir.

Bu birlik ve net duruş, bizi bu ilkeyi ve durumu çok zor koşullar altında savunabilme imkanı sunmuştur. Şu anda Ortadoğu’yla ilgili herhangi bir barış süreci yoktur. Yani, barış sürecinin tıkanması gibi bir şey söz konusu değildir, çünkü şu anda ortada, tıkanacak bir barış süreci yoktur. Aklıma gelen ifadenin İngilizce’de olup olmadığını bilmiyorum, ama İtalyanlar şöyle der: “kapının çarpmaması için ayağını araya koy”. Bu, kapıyı ardına kadar açmak veya barış sürecini yeniden başlatabilmek anlamına gelmiyor.

Samimi olmam gerekirse, bugün tutarlı bir barış süreci başlatabilmek için, iki devletli bir çözüm için gerekli olan parametreler üzerinde uluslararası ve bölgesel konsensüse ihtiyaç var ve her iki tarafın ve ayrıca Washington’ın da bu konuda siyasi irade göstermesi gerekiyor. Avrupa’nın tavrıysa son derece net.

Arap ülkelerinden başlayarak bölgedeki paydaşlarımızla, özellikle Arap Birliği ve aynı zamanda da Gazze üzerinde çok önemli bir role sahip Mısır’la ve kutsal mekanlar üzerinde söz sahibi olan Ürdün’le birlikte şunlardan kaçınmamız gerekiyor: Bu eğilimin devam etmesine, konsolide olmasına ve iki devletli çözümün imkansızlaştığı geri dönülemez bir noktaya gelmesinden kaçınmalıyız. Siyasi irade ortaya konduğunda, iki devletli çözümün parçalanması sürecinin geri dönülemez hale gelmesini önlemek için var gücümüzle çalışmalıyız.

Bunun asgari bir yaklaşım olduğunun farkındayım; ancak, dış politika ile ilgilenirken pragmatik ve gerçekçi olmanız gerekir. Dört buçuk yıl önce, görevime başladığımda, İsrail ve Filistin’e ilk ziyaretimde bu ihtilafın çözülebileceğini söylediğimi hatırlıyorum. Ve buna hala inanıyorum çünkü uluslararası parametreler buna son derece müsait. Ancak, bu uluslararası parametreler üzerinde şu anda bulunmayan uluslararası konsensüs ve tarafların siyasi iradesi olmaksızın, bu sürecin iki devletli bir çözümü mümkün kılacak bir sonuç üreteceğini düşünmüyorum.

Ve biz Avrupalılar çok iyi biliyoruz ki, iki devletli çözüm olmadan barış elde etmemiz mümkün değil ve bunu İsrailliler de çok iyi biliyorlar. Filistinliler de çok iyi biliyorlar ve bölge halkları de çok iyi biliyor.

Sonuçta, İsrail’in dostları, Filistin’in dostları, bölgenin dostları olarak inanıyorum ki, bu arada, Arap inisiyatifinin hala müzakere için iyi bir temel olduğuna düşünüyorum. Avrupa Birliği, iki devletli çözümü gündemde tutmaya devam etmeye konusunda kararlıdır ve İsraillilerin, Filistinlilerin ve bölgenin çıkarına olacak bu kararın arkasında net ve birlik olarak durmaya devam edecektir. Bu, İsraillilerin ve dolayısıyla da İsrail’in güvenliği için de hayati önem taşımaktadır.

Teşekkür ederim.

 

Video bağlantısı:

https://audiovisual.ec.europa.eu/en/video/I-171608