fbpx Avrupa Parlamentosu Başkanı Profesör Jerzy Buzek tarafından Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne hitaben yapılan konuşma | AB Türkiye

Avrupa Parlamentosu Başkanı Profesör Jerzy Buzek tarafından Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne hitaben yapılan konuşma

24.11.2011 Per - 14:23



Ankara – 24 Kasım 2011




Sn Meclis Başkanı,

Sn Başbakan,

Meclisin Saygıdeğer Mensupları ve Sayın Konuklar,


Öncelikle Türkiye Büyük Millet Meclisine hitap ediyor olmaktan dolayı büyük bir onur duyduğumu ifade etmek istiyorum. Öncelikle, ülkenizle çeşitli bağlarım olduğunu belirtmek istiyorum. Birkaç sene önce Isparta Üniversitesi tarafından fahri doktorluk ünvanına layık görüldüm. Ayrıca, Polonya Başbakanı iken eski Başbakanınız Mesut Yılmaz’ı ülkemde ağırlama ayrıcalığına nail oldum. Konuşmama geçmeden önce, Van'da meydana gelen deprem felaketi dolayısıyla taziyelerimi sunmak ve Türkiye halkı ile dayanışma içinde olduğumuzu ifade etmek istiyorum. En içten duygularımız, bölgede meydana gelen iki depremde sahip oldukları pek çok şeyi yitiren ve halen yaşadıkları acıları atlatamamış olanlarla birliktedir.


Bu deprem, bana bir yandan da umut aşıladı. Sadece ülkenin dört bir köşesinde yaşayan vatandaşların bölgeye gönderdikleri yardım paketleri dolayısıyla değil; aynı zamanda, kilometrelerce uzaktan araçlarla depremin yaşandığı Van'a gelerek, bölge halkıyla dayanışma sergileyen gönüllülerin oluşturduğu konvoyları gördüğümde bundan etkilenmemem mümkün değildi. Avrupa Birliği de sizin için orada olmaya ve mümkün olan her yerde, yardım elini uzatmaya devam edecektir. Depremin ardından sadece birkaç saat sonra, Avrupa Sivil Koruma Mekanizması olarak adlandırdığımız sistemi devreye soktuk. Yalnız değilsiniz!


Avrupa Birliği’nin bir temsilcisi olarak Türkiye’ye, ikili müzakerelerimizin zorlu bir döneminde gelmiş bulunuyorum. Türkiye’nin katılım müzakereleri aylardan beri bir tıkanma noktasında bulunuyor. İleriye doğru adımlar atabileceğimizden eminim, bu her iki taraf için de tercih edilecek ve yararlı bir çözüm olacaktır. 

 

Sevgili dostlar,

Türkiye'nin güçlü demokratik geleneklerinin, reformcu ve ilerici politikalarının ve geride bıraktığımız yıllarda kaydettiği inanılmaz başarıların anıtı olan bu salonda konuşuyor olmaktan şeref duyuyorum. 

 

Türkiye'nin gurur duyması gereken pek çok husus var: Ekonominiz geride bıraktığımız on sene içinde üç kat büyüdü. Önemli sosyal reformlar gerçekleştirdiniz ve bu kapsamda örneğin sağlık hizmetlerini tüm ülke nüfusunu kapsayacak şekilde genişlettiniz. Laik demokrasiniz, Kuzey Afrika ve Orta Doğu’da otoriter yönetimlerden kurtulmak isteyen milyonlar için bir ilham kaynağı oldu.


Saygıdeğer konuklar,


Mevcut anlaşma ve politikalar sayesinde Türkiye ve AB, büyük stratejik öneme haiz ve fevkalade kuvvetli ekonomik ve siyasi bağlar kurmuştur: Türkiye'nin ticaretinin neredeyse %50'si ve ülkenize dönük Yabancı Doğrudan Yatırımın yaklaşık %80'i AB menşelidir. AB kaynaklı teşebbüsler Türkiye'de 13,000'den fazla iş kurmuştur.

 

Kafkas ve Hazar petrol ve gazı için Avrupa'nın enerji koridorumuzsunuz. Nabucco projesinin imzalanması AB, Türkiye ve bölgedeki diğer ülkeler arasında enerji alanında daha yakın bir işbirliğine dönük, büyük bir adım teşkil etmiştir. Nabucco, enerji güvenliği konusundaki önceliklerimiz arasında en üst sıralardaki yerini korumaktadır. Türkiye olarak siz de Avrupa'nın enerji güvenliğine katkıda bulunabilirsiniz. El ele vererek enerji alanında işbirliğine yönelik daha stratejik bir plan üzerinde çalışmamız gerekiyor.

 

Aramızdaki işbirliği, sadece siyaset veya ticaretle sınırlı değil. Eğitim ve kültür alanındaki irtibatımız etkileyici bir düzeyde. Her yıl yaklaşık 40,000 vatandaşınız, AB'nin değişim programlarına katılmakta. Böylelikle insanlarımızı birbirlerine yakınlaştırıyoruz. Ama bundan daha fazlasını da yapabiliriz. AB Komisyonu'nun, entegrasyonun arttırılmasından dış politikaya; terörle mücadeleden ticarete ve vize koşullarının hafifletilmesine kadar pek çok konuyu kapsayan gündeminin, ortaklığımıza yeni bir ivme kazandırması en büyük beklentim.

 

Sevgili dostlar,

Şimdi de Türkiye'nin yükselen bölgesel ve uluslararası konumuna ilişkin birkaç söz söylemek istiyorum. Açıkça ifade etmek isterim ki Türkiye'nin, uluslararası topluma sunacağı çok şey var. Ancak, dış politikalarımızda daha iyi bir eşgüdümün sağlanabilmesi için Türkiye ile AB’nin birlikte çalışmaları esastır. İçinden geçtiğimiz bu zorlu dönemlerde birbirimizle daha fazla konuşmalı ve stratejik düşünmeliyiz. Birlikte sadece daha güçlü olmakla kalmayıp aynı zamanda daha güvende olacağız.

 

Geçtiğimiz aylarda ülkenizin liderleri Kuzey Afrika ve Orta Doğu'daki özgürlük mücadelesini desteklediklerini vurguladılar. Orta Doğu’da pek çok kişi, başarıyla modernleşen bir toplum olarak, Türkiye'yi kendileri için bir ilham kaynağı olarak görmektedir. Başbakan Erdoğan Mısır Devlet Başkanı olan Hüsnü Mübarek'e görevi bırakması yönünde çağrıda bulunan ilk Müslüman lider olmuştur.


Ülkenizin liderleri Mısır, Libya ve Tunus'u ziyaret ederek laikliği teminat altına alan bir anayasanın kabul edilmesi yönünde ikna çalışmaları yaptılar. Son olarak da kapılarınızı, yüreğinizi, Suriye muhalefetine açtınız.


Bir Polonyalı olarak ben, 19uncu yüzyılda Kasım Ayaklanmalarının ardından Adampol --yani Polonezköy'de-- Polonyalı askerler için güvenli bir alan yaratan ülkenin de yine Türkiye olduğunu unutmuş değilim. Bugün benzer bir dayanışma ruhunu Esad rejiminin muhaliflerine de gösteriyorsunuz.

 

Bununla birlikte, Suriye'deki gelişmeler ışığında, politikalarımızı uyumlaştırabileceğimizi umuyorum. Düşen bir diktatörlüğün hem tehlikeli hem de öngörülemez olabileceğini kendi deneyimlerim dolayısıyla, yakinen biliyorum. Sadece Suriye'de değil Doğu Akdeniz genelinde birden fazla kıvılcım noktası bulunuyor. Bölgenin istikrara kavuşturulmasına yardım etmesi için yüzümüzü Türkiye'ye dönüyoruz. 


AB içinde de Türkiye'nin önemli bir rolü var. Avrupa Birliği'nde hala bölünmüş durumda bulunan son ülke Kıbrıs ve bu anlaşmazlığın yapıcı bir şekilde giderilmesi için de yine yönümüzü size çeviriyoruz.

 

Türkiye ile Kıbrıs arasında geçtiğimiz aylarda tanık olduğumuz gerilim beni ciddi olarak endişelendiriyor. BM Genel Sekreteri himayesinde Kıbrıs'taki iki toplumun liderleri arasında yürütülen görüşmeleri aktif bir şekilde desteklemeye devam etmeniz yönünde Avrupa Parlamentosu tarafından Hükümetinize yapılan çağrıyı bir kez daha yinelemek istiyorum. Kıbrıs meselesinin, ilgili BM Güvenlik Konseyi kararlarında da ifade edildiği üzere, siyasi olarak eşit, iki toplumlu, iki kesimli bir federasyon temelinde, adil ve yaşatılabilir bir çözüme kavuşturulması, artık aciliyet taşımaktadır.


Sürecin, içinde bulunduğumuz bu çok önemli aşamasında, tüm çaba ve fikirlerin kapsamlı bir çözüm üzerine yoğunlaştırılması ve bu öncelikten asla sapılmaması gerekmektedir. Bu bağlamda, görüşmelerin başarılı bir şekilde neticelendirilmesini kolaylaştıracak pozitif iklimin yaratılabilmesi için tüm tarafların, ellerinden gelen her şeyi fazlasıyla yapmaları kesin suretle gereklidir. İşte bu nedenle, AB'nin Temmuz 2012'deki Kıbrıs dönem başkanlığından önce, çözüm konusu dışında hiçbir husus hakkında spekülasyonda bulunmak istemiyorum ve 2008'den bu yana kaydedilen olumlu ilerlemenin ışığında da bunun mümkün olduğuna inanıyorum. Tıpkı AB gibi Türkiye'nin de görüşmelerin bu son aşamasına tam destek vermeye devam edeceğine olan inancım tamdır.


Kıbrıs meselesinin halli, Türkiye'nin katılım müzakerelerine de memnuniyet verici bir canlılık getirecek ve aynı zamanda, tüm Kıbrıslılar için de aydınlık bir geleceği teminat altına alacaktır. Bu da, herkesin menfaatinedir.

 

Sevgili dostlar,

Şimdi izninizle şahsen çok önemli bulduğum bir hususa değinmek istiyorum. Önünüzde gerçek anlamıyla tarihi bir fırsat var: Anayasanızı değiştirme fırsatından bahsediyorum; çatışma zamanında yazılmayacak olan ilk Türk anayasasından! Etnik menşei veya inancı ne olursa olsun, Türkiye'nin tüm vatandaşlarını koruyacak ve tüm vatandaşların hak ve özgürlüklerini teminat altına alacak bir çerçeve oluşturma fırsatından…

 

Hükümetiyle, muhalefetiyle ve sivil toplumuyla birlikte Türkiye'nin, kapsayıcı bir süreç izleyerek, sivil bir anayasa hazırlama yönündeki çabalarını güçlü bir şekilde destekliyorum.


Geçtiğimiz ay içinde yeni anayasaya yönelik olarak burada yapmış olduğunuz çalışmalardan çok etkilendiğimi de belirtmek isterim.  Bu başarılarından dolayı hem Sayın Meclis Başkanını hem de tüm siyasi parti başkanlarını kutlarım. Yeni anayasanın yazılması kolay olmayacaktır. Ancak bunun başarılması, ülkenizin demokratik yapılarını perçinleyecek ve Türk toplumunun, merkezinde insan hakları ve temel özgürlüklerin yer aldığı çoğulcu bir demokrasiye dönüşümüne de yardımcı olacaktır. Bu çatı altında temsil edilen tüm siyasi partiler uzlaşmaya varmak üzere ellerinden gelen en yoğun çabayı sarf etmelidir. Bir defa daha vurgulamak isterim ki bu, tarihi bir fırsattır ve bu konuda başarısızlık lüksünüz bulunmamaktadır.

 

Avrupa Birliği, ve özellikle Avrupa Parlamentosu, mümkün olan her konuda size yardımcı olacaklardır. Bu yılın başlarında Avrupa Parlamentosu yargı reformu, ordu üzerinde sivil gözetiminin arttırılması ve azınlıkların mülkiyet hakları konusunda kaydetmiş olduğunuz ilerlemeyi memnuniyetle karşılayan bir karar yayımlamıştır. Bunlar, doğru yönde atılmış önemli adımlar olup aynı zamanda, katılım süreci açısından da ehemmiyet taşımaktadır.

 

Elbette ki AB'de bizler, bundan daha fazlasını görmek arzusundayız. Benim gibi Türkiye dostlarının sizleri reformları hızlandırmaya teşvik etmeleri gerekiyor. Avrupa Parlamentosu ifade, basın ve din özgürlüğü ile azınlıkların korunması konularında taşıdığı endişeleri dile getirmiştir. Bu konular da ele alınması gereken konulardandır.


Kısa bir süre önce Hırvatistan, Sırbistan ve Bosna-Hersek'yi  kapsayan ziyaretlerim sırasında ifade ettiğim bir hususu bugün, burada da yinelemek istiyorum: ifade özgürlüğü ve çoğulcu basın, bizim tüm değerlerimizin tam kalbinde yer almaktadır– ve bu, Birliğe üye devletler, aday ve potansiyel aday ülkeler için de geçerlidir.

 

Bağımsız basının, demokratik bir toplum açısından hayati bir önem taşıdığını ve ifade özgürlüğünün, hepimizin üyesi olduğu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihadı uyarınca teminat altında olduğunu belki birçok kişiden daha iyi biliyorum…

 

Saygıdeğer konuklar,

Sözlerime son vermeden önce, hassas bir konu olan Kürt kökenli vatandaşlarınız konusuna değinmek istiyorum. Bu konunun zor bir konu olduğunu biliyorum. Ülkenizin geçtiğimiz on yıllar içinde ne denli büyük acılar çektiğinin bilinciyle ve büyük bir tevazuuyla konuşuyorum… Bizler de etnik, dilsel ve kültürel farklılıklar temelinde büyük acılara tanıklık ettik.


Londra, Madrid ve Avrupa'nın diğer kentlerinde meydana gelen terör saldırıları sonsuza dek hafızamıza kazınmıştır. Demokrasilerde terörün ve silahlı mücadelenin yeri yoktur. AB, kat'i suretle terörü kınamakta ve her zaman için teröre karşı hareket etmektedir. Genel algı ve kamuoyuna dönük açıklamaların aksine AB, terörle mücadele alanında ülkenizle işbirliğini önemli ölçüde ilerletmiştir; çünkü, şiddetin durdurulması ortak menfaatimizedir.


Ancak Kürt sorunu sadece bir terör sorunu olmayıp aynı zamanda kültürel ve dilsel çeşitlilik alanında da derinliği olan bir konudur. Bir yandan iktisadi kalkınma, diğer yandan ise insan hakları sorunudur. Avrupa Birliğine üye devletler farklı kültürel yapılara sahip grupların hak ve özgünlükleri konusunu, federal yapıdan kendini yönetmeye, yetki devrinden ademi merkeziyetçiliğe kadar uzanan farklı yöntemlerle düzenlemektedirler.


Ben de kendi ülkemde bir dini azınlığa mensubum: Protestanım (nüfusun %0.2’si, yani 38 milyonun 80.000’i). Ama bunlar, Polonya Başbakanı olmam önünde hiçbir engel teşkil etmedi. Burada bulunmamın sebebi ne ders vermek ne de vaazda bulunmak… Bir çözüm önerecek de değilim. Hepimiz sorunun karmaşık yapısının farkındayız. Ama belki de deneyimlerimizi paylaşarak herkes için adil olacak bir sonuca ulaşabiliriz.


Hazırlamakta olduğunuz yeni anayasanın birlikte yaşamak adına yeni bir çerçeve sağlayacak ilk şans olacağını biliyorum. Bu yıl komşumuz olan bölgelerde meydana gelen olaylar bizlere önemli bir ders verdi: insanlar her zaman onurlarını, demokrasi ve ifade özgürlüğü de dâhil olmak üzere, insan haklarını talep edeceklerdir.


Avrupa’nın ve dünyanın birleşik, demokratik ve dinamik bir Türkiye'ye ihtiyacı var. Tüm etnisite, inanç ve dillerin barış içinde ve bir arada yaşadığı bir Türkiye'ye.  Bireysel hakların ve kültürel farklılıkların tanındığı ve teminat altına alındığı bir Türkiye'ye.


Özetlemem gerekirse: Avrupa Birliği’nin Türkiye’ye ihtiyacı var. Ve inanıyorum ki, Türkiye’nin AB’ye ihtiyacı var. Gelin, kazan-kazan stratejimizi daha da iyi bir noktaya getirelim.


Sevgili dostlar,

Üzerinde yaşadığımız kıtanın öyküsü fedakârlık ve cesur kararlarla dolu bir öyküdür. Bu öykü aynı zamanda geleceğe dönük bir umut ve iyimserlik öyküsüdür de…


123 sene boyunca sizin Sultanınız, yılda bir defa olmak üzere, benim ülkemin büyükelçisini huzuruna çağırırdı. Ve benim ülkemin var olmadığı 123 sene boyunca Sultana, büyükelçimizin "geçici bir mazereti olduğu" söylenirdi. Bizden ümidinizi asla kesmediniz…


Bugün AB ve Türkiye'nin de umut ve iyimserlik göstermeleri gerektiğini biliyorum. Ve yine biliyorum ki birlikte güvenli, güçlü ve dayanışma içinde bir gelecek yaratabiliriz. Biliyorum ki birlikte, gelecek nesiller için, müreffeh ve demokratik bir gelecek hazırlayabiliriz.


Teşekkür ederim!